Bir şehrin hafızası yalnızca arşivlerde saklanmaz. Yapıların cephelerinde, meydanların kullanımında, yemeklerde, türkülerde, aile albümlerinde ve gündelik dilde yaşamaya devam eder.
Bu birikim kaybolduğunda şehir yalnızca geçmişinden uzaklaşmaz; gelecekte neye dönüşmek istediğine dair ölçülerini de yitirir. Hafıza bu nedenle geriye bakmanın değil, yön bulmanın aracıdır.
Koruma ile hayat arasında
Kültürel mirası korumak, mekânları dondurmak anlamına gelmemeli. Yaşayan, kullanılan ve yeni kuşaklarla ilişki kurabilen değerler kalıcı olur.
Yerel hikâyeleri kayıt altına almak, sözlü tarih çalışmalarına alan açmak ve kültür yapılarıyla mahalle hayatı arasında bağ kurmak şehrin ortak dilini güçlendirir.
Kendi hikâyesini bilen bir şehir değişimden korkmaz. Çünkü neyi koruyacağını, neyi dönüştüreceğini ve geleceğe ne bırakacağını daha iyi bilir.